Türkiye’de sömürgecilik ve ırkçılık tartışmalarının yetersiz olduğu genel bir tesbittir. Türkiye bağlamında bu tartışmanın merkezinde, Kürdistan coğrafyasının uluslararası ölçekte bir iç sömürge olarak kavramsallaştırılması yer alır.
Bu hattın kurucu ismi olarak, bu mesele akademide neredeyse hiç konuşulmazken yazan ve bunun bedelini on yedi yılını hapishanede geçirerek ödeyen İsmail Beşikçi öne çıkar. Beşikçi’nin açtığı yol, farklı kuşaklardan pek çok akademisyen tarafından
sürdürülmüş; Kürt meselesi ya doğrudan sömürgecilik çerçevesinde ya da sömürgecilik-sonrası (postkolonyal) paradigmalar üzerinden ele alınmıştır.
Yeni kuşaktan Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi kavramsallaştırması, İsmail Beşikçi’ye benzer biçimde geniş bir tartışma alanı açmış ve güçlü bir etki yaratmıştır.
Genç kuşaktan bir başka akademisyen Şebnem Oğuz ise Türkiye’de geç faşizmi alt-emperyal iç sömürgeci dinamikler üzerinden okuyor.
Şebnem Oğuz, Türkiye’de faşizmin 5 tarihsel momenti olduğunu söylüyor:
1. Kurucu moment (1920’ler 1930’lar)
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte Türk-Sünni yurttaşlık normu tesis edilmiş; Rum, Ermeni, Yahudi, Kürt ve Alevi nüfus karşısında hem demografik hem de mülkiyet rejimi zor yoluyla kurulmuştur. Mübadele, Varlık Vergisi, iskan politikaları ve Şark Islahat
Planı ile Kürt coğrafyası iç sömürge alanı haline getirilmiş; istisna hukuku ve zor rejimleri faşizmin kurucu çekirdeğini oluşturmuştur.
2. Soğuk Savaş / NATO momenti (1940’lar–1970’ler)
NATO’ya girişle birlikte devlet, dış tehditlerin yanı sıra içeride komünistleri, Kürtleri ve her tür muhalefeti bastırmaya yönelik kalıcı bir kontrgerilla aygıtı ile donatılmıştır. Bu dönem, Mahir Çayan’ın “sömürge tipi faşizm” kavrayışıyla açıklanabilecek biçimde, Türkiye’nin NATO iç güvenlik doktrini üzerinden yarı-sömürge bir faşistleştirme
sürecine girmesine karşılık gelir.
3. 12 Eylül ve neoliberal-İslamcı yeniden kuruluş (1980’ler)
1980 darbesiyle yürütme güçlendirilmiş, siyasal alan daraltılmış, sendikal hareket tasfiye edilmiştir. Türk-İslam sentezi etrafında ideolojik homojenleşme sağlanmış; Kürt coğrafyasında yoğun askeri operasyonlar ve koruculuk sistemiyle yeni bir kolonyal birikim rejimi kurulmuştur. Neoliberal otoriter devlet bu momentte kurumsallaşmıştır.
4. OHAL ve kirli savaş momenti (1990’lar)
Kürt illerinde ilan edilen olağanüstü hal, köy boşaltmaları, zorla kaybetmeler, JİTEM ve kontrgerilla ağlarıyla kalıcı bir iç savaş rejimine dönüşmüştür. Aynı dönemde metropollerde mafyalaşmış siyaset, faili meçhul cinayetler ve Susurluk’ta kristalize olan derin devlet düzeni, sömürgeci şiddetin merkeze geri dönüşünü göstermiştir.
5. Geç faşizmin kristalizasyonu (2015 sonrası)
Çözüm sürecinin çökertilmesi, 7 Haziran–Kasım arası çatışmalı dönem, kent savaşları, kayyum rejimi ve olağanüstü hal uygulamalarıyla savaş rejimi kalıcı bir yönetim mantığına dönüşmüştür. Kürt coğrafyasında denenen “önlem devleti” teknikleri metropole yayılmış; savaş ekonomisi, inşaat, maden ve güvenlik sektörleri etrafında yeni bir sermaye birikim biçimi oluşmuştur. Türkiye bu süreçte Suriye, Irak ve Libya’da alt-emperyal bir askeri aktör haline gelmiştir.
Şebnem Oğuz, Türkiye’de “geç faşizmi” yalnızca otoriterleşme ya da demokratik erozyonla açıklamanın yetersiz olduğunu; asıl olarak kurucu iç sömürgecilik ile alt‑emperyal militarizmin tarihsel sürekliliği içinde kavramsallaştırmak gerektiğini savunuyor.
Oğuz’a göre geç faşizm, Kürt coğrafyasında geliştirilen savaş, istisna ve güvenlik tekniklerinin metropole geri dönmesiyle kurumsallaşmıştır. 2015 sonrası dönemde savaş rejimi geçici bir olağanüstülük olmaktan çıkmış, kalıcı bir yönetim mantığına dönüşmüştür. Kayyumlar, kitlesel tutuklamalar, polisleşme, üniversitelerden belediyelere yayılan disiplin rejimi ve savaş ekonomisi bu sürekliliğin
somut ifadeleridir. Yeni konjonktürde iki temel süreklilik öne çıkar: Birincisi savaş, mülksüzleştirme ve zor yoluyla sermaye birikiminin sürdürülmesi ve ikinci olarak Kürt coğrafyasında kurulan kolonyal yönetim tekniklerinin ülke geneline yayılması.
Buna paralel olarak iki modifikasyon yaşanmaktadır: kayyum ve tutuklama rejiminin batı metropollerini doğrudan hedef alması ve savaş mimarisinin bölgesel ölçekte sertleşmesi.
Oğuz, antifaşist stratejinin yalnızca demokrasi savunusuna indirgenemeyeceğini vurguluyor.
“Etkili bir mücadele, Kürt meselesini merkeze alan anti‑kolonyal perspektif ile emek, kadın özgürlüğü, LGBTİ+, ekoloji ve gençlik hareketlerini savaş ekonomisine karşı ortak bir hatta buluşturmayı gerektirir” diyor. Ve ekliyor: “Demokratik kurumların savunusu, ancak kolonyal şiddet ve mülksüzleştirme rejimiyle hesaplaşan uzun erimli bir siyasal stratejiye eklemlendiğinde
anlamlıdır”.
Oğuz’a göre, 1 Ekim ve 19 Mart sonrasında içine girdiğimiz yeni konjonktür, solun dikkatini yanlış sorulara yöneltmiş; DEM Parti’yi iktidara eklemlenen bir unsur, CHP’yi ise faşizme karşı asli muhalefet odağı olarak gösteren yanıltıcı bir optik üretmiştir. Oğuz, bu optiği kırmanın yolu olarak, faşizmi alt-emperyal iç sömürgeci devletin tarihsel sürekliliği üzerinden tanımlamayı ve demokratik kurumların savunusunu savaş, mülkiyet ve kolonyal şiddet rejimiyle hesaplaşan uzun erimli bir stratejiye eklemlemeyi önermektedir.
Şebnem Oğuz kimdir?
Prof. Şebnem Oğuz, siyaset bilimi alanında lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ’de, doktora eğitimini ise Kanada’da York Üniversitesi’nde tamamladı. Farklı üniversitelerde çalıştıktan sonra 2022 yılında emekli oldu. Halen günümüz faşizmi, Türkiye’deki rejim dönüşümü ve solun stratejileri üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ankara Dayanışma Akademisi üyesidir.


