Türkiye’de ulus-devletin kuruluş sürecinde Ermeni varlığının nasıl yerinden edildiğini, sessizleştirildiğini ve temsilden dışlandığını konuşmak zorundayız.
Adını nasıl koyarsanız koyun yaşanan fiziksel sürgün ve şiddeti, hafızanın, aidiyetin ve kültürel sürekliliğin koparılmasını konuşmak zorundayız.
Ulusal kimlik, tek dil–tek kültür–tek tarih üzerine kurulduğu için Ermeniler ve diğer gayrimüslimler Anadolu’nun tarihinden ve kamusal hafızasından sistematik olarak dışlandı.
Büyük katliamın inkarı, yalnızca geçmişe dair bir suskunluk değil; bugünkü kimliklerin, ilişkilerin ve demokrasi imkanlarının sınırlarını belirleyen aktif bir siyasettir.
Türkiye’de Ermenilik, çoğu zaman “kaybolmuş renk”, “mozaik taşı” gibi nostaljik ve zararsız imgelerle temsil edilir. Bu temsil biçimi, gerçek acıları, eşitsizlikleri ve devam eden dışlanmayı görünmez kılar. Sol camiadaki çokkültürlülük söylemi, Ermeni kültürünü tüketilebilir bir folklora
indirgerken, politik talepleri ve tarihsel adaletsizlikleri dışarıda bırakır.
Ermenilerin yaşadığı temel deneyim, “evde evsiz kalma”dır: Anadolu’ya aidiyet sürerken, bu aidiyetin tanınmaması sürekli bir yabancılaşma yaratır.
Geçmişle yüzleşmeden, travmalar kamusal alanda dile gelmeden demokratik bir birlikte yaşam mümkün değildir.
Hakiki hatırlama, geçmişi “geride bırakmak” değil; acı hikayeleri bugünün sorumluluğu haline getirmektir.
Ermeni meselesi yalnızca tarihsel bir konu değildir, bugünün demokrasi, eşitlik ve özgürlük sorunlarının merkezindedir.
“Hatırlama”, bu çerçevede etik ve politik bir zorunluluktur.
İşte bu yüzden bugün “Bir zamanlar Ermeniler vardı” söyleşisini yapıyoruz.
Anadolu, tarih boyunca tek bir halka ya da tek bir kimliğe ait olmamış; farklı halkların, dillerin, inançların ve kültürlerin üst üste binerek şekillendirdiği bir coğrafya olmuştur. Bu çoğul tarih içinde Ermeniler, Anadolu’nun en eski ve en köklü halklarından biridir. Ermenilerin Anadolu’daki varlığı, geçici bir göç ya da sonradan eklemlenmiş bir unsur değil; binlerce yıla yayılan tarihsel, kültürel ve mekansal bir
sürekliliktir.
Ermenilerin tarih sahnesine çıktığı coğrafya büyük ölçüde Doğu Anadolu yaylası, Aras ve Fırat havzaları, Van Gölü çevresi ve Güney Kafkasya’dır. Antik kaynaklarda bu bölge farklı adlarla anılmış olsa da, Pers, Helenistik ve Roma dönemlerinden itibaren “Ermenistan” adı yerleşik bir coğrafi tanım haline gelmiştir.
Urartu Krallığı’nın yıkılışının ardından bölgede ortaya çıkan kültürel ve siyasal dönüşüm, Ermeni kimliğinin tarihsel zeminini oluşturur. Orta Çağ boyunca Ani, Van, Bitlis, Muş, Kars, Erzurum ve Diyarbakır gibi kentler, Ermeni tarihinin, mimarisinin ve entelektüel üretiminin taşıyıcı mekanları olmuştur.
Ermeniler, Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden ilk halklardan biridir (MS 301).
Anadolu’daki Ermeni kilise ve manastırları yalnızca ibadet mekanları değil; aynı zamanda eğitim, yazı üretimi ve kolektif hafızanın merkezleri olarak işlev görmüştür.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı, Ermeni tarihi açısından büyük bir kopuş anlamına gelir. 1915 Zorunlu göç (tehcir) ve büyük kırım yalnızca Ermenileri değil, Anadolu’nun tarihsel dokusunu da parçalamıştır. 1915-1917 Ermeni Kırım’ında 1.5 milyon Ermeni öldürülmüştür.
Ermeni kültürü, Anadolu’nun mimarisinde, taş işçiliğinde, müziğinde ve mutfağında
derin izler bırakmıştır. Bugün “Anadolu kültürü” olarak adlandırılan birçok unsur, Türk,
Ermeni, Kürt, Rum ve Süryani halklarının ortak tarihsel üretimidir.
Kadimlik, ilk gelen olmak değil; coğrafyayla kurulan uzun süreli, karşılıklı ve dönüştürücü bir ilişkidir. Ermeniler, Anadolu’da yalnızca yaşamamış; bu coğrafyayı adlandırmış ve anlatmıştır.
Hatırlamak bir demokrasi meselesidir.
Ermenilerin Anadolu’nun kadim halklarından biri olduğunu kabul etmek, geçmişe dair nostaljik bir jest değil; bugünün demokrasi, eşitlik ve birlikte yaşama imkanlarını doğrudan ilgilendiren siyasal ve etik bir zorunluluktur.
Pakrat Estukyan kimdir?
Gazeteci, radyocu, yazar, biyokimya teknisyeni.
Agos gazetesi yazarı ve Ermenice sayfaları editörü. Paris’te ‘Ayp FM’ ve İstanbul’da ‘Açık Radyo’da haftalık radyo programları hazırlıyor. Sıradan insanların sıradışı yaşamlarını anlattığı öyküleri “Hay Hikâyeler” Everest Yayınları (2011), Ermenice orijinali “Bantukht Yerker” (Gurbet Türküleri, 2012) Aras Yayıncılık’tan yayımlandı.
1915 Ermeni Büyük Katliamı’ndan kurtularak İstanbul’a göç etmiş bir ailenin ikinci kuşağı olarak 1953’te Rumelihisar’da doğdu. Şehrin Ermeni okullarında eğitim gördükten sonra uzun yıllar biyokimya teknisyeni olarak çalıştı.
Kendisini şöyle anlatıyor:
“Yaşamım boyunca uğradığım yoksunlukların, zorlukların, mağduriyetlerin hiçbirinden iz kalmadı. Yaşandıkları anlarda büyük acılara yol açan bir yığın şeye karşı asla ‘keşke’ demek zorunda kalmadım. Yüzüme kapanan her kapının ardından açabileceğim bir yenisini buldum. Babamın kirvesi olduğu sevgili Harutyun Keşişyan’ın ‘Çok yukarı bakma, fesin düşer’ sözü daha önce de bahsettiğim gibi bende adeta bir yaşam felsefesine büründü. Büyük hırslar edinmedim. Heves edip de kavuştuklarımın kıymetini ise hep bildim.”
Seta ile evli, Vartan ve Sasun isminde iki çocuğu var.


